All posts tagged: #sonmastori

Başlığı Yok

Buradan bir şey paylaşmayalı ne kadar da uzun zaman oldu. Oysa ki anlatacağım, yazacağım, çizeceğim, göstereceğim, paylaşacağım çok şey var. Yepyeni bir marka çıkarıyorum, hikayesi uzun, üzerine çokça da uğraş verdik (veriyoruz). Eli kulağında yakında duyuracağım ama öncesinde biraz geçmişe gidelim, zira her şey bir biriyle bağlantılı.  Akademi’de ders verdiğim iki senelik süre zarfında sevgili öğrencilerime en çok, malzemenizi tanıyın dedim durdum. Hatta durdum durdum dedim. Çok iyi yemek yapmak için iyi malzeme kullanmak yetmez, ‘’iyi’’ malzeme neymiş a’sını, b’sini (anasını, babasını da olur) bileceksin dedim. Çanakkale domatesi demek yetmez, tohumunu, tarlasını ve hatta ekip, büyütenini bileceksin.  Çiğ olarak kullanacaksan başka, pişireceksen başka tuz çeşidi kullanacaksın. Kullanacağın tuz, domatesi ızgarada mı yoksa tencerede mi pişireceğine bağlı olarak yine değişecek… Yani demek istediğim tuz deyip geçmeyin, aklınıza gelen tüm malzemeler için geçerli bu dediğim diye, az dilimde tüy bitmedi.  Sadece öğrencilerime değildi elbette bu dediklerim, herkesten önce kendime diyordum ve hala da öyle. Sadece yemek için de değil, her şey için geçerli. Çok iyi bildiğimizi, hani derler ya ruhunu bilirim diye, işte öyle bildiğimizi zannediyoruz ama …

Dondurma Ciddi Bir İştir

Her çocuk gibi benim de küçükken en sevdiğim tatlı (hatta belki de yemek) dondurma idi. Yaz zamanı her gün 1 tane dondurma yeme hakkım olurdu ve ben bunu genellikle çikolatalı dondurma için kullanırdım. Benim için çikolatalı dondurma bir yana karadutlu, vişneli, kaymaklı, limonlu, fındıklı gibi çeşitler diğer yanaydı. Dondurmamı kornette ister, üzerine mutlaka ki sos (çikolata) ve bolca fındık fıstık koydurup bir köşeye oturur, usulca yerdim. O günlerden bu günlere çok zaman geçti, kocaman oldum ama dondurma konusunda hislerim pek değişmedi. Artık her gün bir dondurma yemiyorum ama kendisi hala en sevdiğim tatlı. Karşılaştığım tüm çeşitleri bir bir deniyorum ama hala bir numaralı tercihim çikolatalı. Ve elbette ki hala, dondurma yerken başka hiç bir şey yapmıyorum. Konuşmadan, yürümeden, kimseyi dinlemeden, etrafı izlemeden sadece dondurmamın keyfini çıkarıyorum. Çünkü dondurma yemek ciddi bir iştir. Yazının devamı ve nefis dondurma tarifi için 🙂 http://uludagpremium.com/bloggerin-gozunden/inci-ozay-hatipoglu-tum-yazilari/dondurma-ciddi-bir-istir.aspx 

Toplayın Eşyaları Yaylalara Gidiyoruz

Güzel bir sürprizim var; 9-12 Ağustos 2018 tarihlerinde, Doğu Karadeniz’de ‘’Yoga ve Yayla Tatili’’ için kolları sıvadık 🙂 Sabah ve akşam olmak üzere, günde 2 seans olacak olan yoga asana dersleri benden, nefis manzaraları ile Gito, Sal, Pokut, Elevit Yayları, Fırtına Vadisi ve Hemşin köyleri gezileri ise Türkiye’nin en iyi doğa rehberlerinden biri olan, profesyonel doğa ve dağ rehberi Ömer Bayraktutan tarafından gerçekleştirilecek. Kalacağımız otel işte böyle bir yer 🙂 http://www.nordicotel.com Turumuzun detayları için linke tıklamanız yeterli https://www.bukla.com/karadeniz-yoga-kampi3gece Bir de unutmadan, olur da gönlünüze yatar ve gelmek isterseniz kayıt yaptırmadan önce lütfen benimle irtibata geçin.  ***Turumuz kesin kalkışlı. Yerimiz sınırlı, az kişiyiz 🙂

Pilavdan Dönenin Kaşığı Kırılsın

Tüm dünyada buğdaydan sonra en çok ekimi yapılan ve ana vatanı Hindistan olan pirinç, Japonya’da kutsal sayılmış, İtalya’da bereketin sembolü olmuştur. Büyük İskender sayesinde Avrupa topraklarına adım atmış, Arapların İspanya’yı işgal etmesiyle tarımı yaygınlaşmıştır. Pirinç, başta pilav çeşitleri ile olmak üzere, mutfağımızda baskın bir yer edinmiştir. Mis gibi has tereyağı kokulu, tane tane dökülen, dişe gelir bir pirinç pilavına karşı koymak kimse için kolay değildir. Tabağa ilave edilen her kaşık, hiç bir zaman fazla gelmez. Ertesi güne kalmaz pilav, kalmamalıdır da. Hoş, zaten ustaca yapılmış bir pilavın tencerede bırakıldığı da pek görülmemiştir.  Tarifler ve yazının devamı için; http://uludagpremium.com/bloggerin-gozunden/inci-ozay-hatipoglu-tum-yazilari/pilavdan-donenin-kasigi-kirilsin.aspx

Meyvelerin Gücü Adına

Gastronomi kültürümüzü incelediğimizde taze ve kuru meyvelerin, sıcak ya da soğuk yemekler içinde sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Meyveciliğe çok önem vermiş Selçukluların, turfanda kavun yetiştirmesi, aşılamalar yapmaları, bahçıvanlıkta ne kadar ileri seviyede olduklarının kanıtlarına birer örnektir. Bu dönemde Anadolu’da meyvelerden karpuz, kayısı, şeftali, ayva, kavun, patlıcan, turunç, limon, erik, elma, üzüm, nar ve zeytin yetiştiriliyordu. Taze nar taneleri yalnızca pirinç pilavlarının ya da çok sevilen helvaların üzerini süslemekle kalmaz, pekmez, nar ekşisi ve şerbet yapımında da sıkça kullanılırdı. Tatlı narlardan yapılan pekmezleri baldan ayırmanın zor olduğu yazılmıştır. Meyve kurutma konusunda da uzman olan Selçuklular’ın özellikle kuru kayısısı dillere destandı. Bu kayısılar Anadolu’dan uzak diyarlara ihraç ediliyordu. Ürünlerin doğal tatlarının ortaya çıkarılmasının büyük önem taşıdığı, baharat kullanımının az miktar ve çeşitte kullanıldığı Osmanlı mutfağına baktığımızda da, meyvelerin hem çiğ olarak, hem de… ( yazının devamı ve tarifler için tıklayın: http://uludagpremium.com/bloggerin-gozunden/inci-ozay-hatipoglu-tum-yazilari/meyvelerin-gucu-adina.aspx )

Her Peynirin Anlatacak Bir Masalı Vardır

Dünyada pek fazla bilinmese de, doğrusu memleketimiz bir peynir cennetidir. Anadolu’nun dört bir yanında binlerce yıllık geleneği sürdürerek yapılan onlarca çeşit peynir türü, tarihten günümüze sofralarımıza ulaşır. Üretildiği bölgenin havasını, suyunu, toprağını, çayırını, çimenini, böceğini, çiçeğini damağımıza fısıldayan, bir masal anlatıcısıdır peynir. Gözümüzü kapatıp tattığımızda, kulaklarımızda ineklerin çanını, tenimizde yaylaların havasını hissetmemiz mümkündür. Peynir sadece peynir değil, kültürel bir olgu ve dünyanın en eski besinlerinden biridir. Yerleşik hayata geçiş ile birlikte insanoğlu avcılıktan hayvan yetiştiriciliğine yöneldi. İlk evcilleştirilen hayvanlardan biri olan koyunun midesinden yapılan tulum içinde tesadüfen ekşiyen süt ile birlikte, peynir yapımı keşfedildi. Sonraki yıllarda bilinçli bir şekilde gerçekleştirilen bu süreç, zaman içinde farklı coğrafya ve kültürlerde yaygınlaştı. Yazının devamı ve tarif için; http://uludagpremium.com/bloggerin-gozunden/inci-ozay-hatipoglu-tum-yazilari/turkiyenin-tulum-peynirleri.aspx   

Yaşasın Tarihi Pastaneler

Şehirlerin, kasabaların, mahallelerin süsü gibidir pastaneler. Önlerinden geçerken vitrinine bakmadığım (seyretmediğim) nadiren olur. Pofuduk pofuduk Alman pastaları, kat kat hamuru ile milföy pastalar, parıl parıl parlayan jöleli meyveli tartlar, ballı pastalar, pötifürlar, profiteroller… Hepsinin cazibesi de lezzeti de farklıdır. Biri diğerinden daha iyidir, ya da değildir demek doğru olmaz, ama hangisinin ne zaman yendiği önemlidir. Örneğin Alman pastası ya da milföy pasta sabah ile öğlen arası bir saatte, sütsüz, şekersiz, koyu kahve ve yanında Uludağ Premium Doğal Kaynak Suyu ile birlikte, ay çöreği, paskalya çöreği, acıbadem kurabiyesi, un kurabiyesi ve tüm tuzlu çeşitleri akşam üzeri çayı ile, profiterol, pötifürlar ya da ganaj kaplı pastalar ise hafif yenen bir akşam yemeği sonrası iyi gider. Çeşidi zevke göre değişkenlik gösterse de, bütün pasta türleri başta doğum günleri olmak üzere tüm kutlamaların olmazsa olmazıdır. Helva, lokum, şerbet, baklava, kadayıf, sütlü tatlılar ve reçeller her daim gastronomi kültürümüzün en önemli yiyecekleri arasında yer almış olsalar da, yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda, pastane kültürümüz çok da köklü olmayan bir geçmişe sahiptir. Tanzimat sonrası batılılaşma hareketi ile 1800’lü yılların ortalarından itibaren pastaneler bir …