Yıl: 2018

Yaşasın Tarihi Pastaneler

Şehirlerin, kasabaların, mahallelerin süsü gibidir pastaneler. Önlerinden geçerken vitrinine bakmadığım (seyretmediğim) nadiren olur. Pofuduk pofuduk Alman pastaları, kat kat hamuru ile milföy pastalar, parıl parıl parlayan jöleli meyveli tartlar, ballı pastalar, pötifürlar, profiteroller… Hepsinin cazibesi de lezzeti de farklıdır. Biri diğerinden daha iyidir, ya da değildir demek doğru olmaz, ama hangisinin ne zaman yendiği önemlidir. Örneğin Alman pastası ya da milföy pasta sabah ile öğlen arası bir saatte, sütsüz, şekersiz, koyu kahve ve yanında Uludağ Premium Doğal Kaynak Suyu ile birlikte, ay çöreği, paskalya çöreği, acıbadem kurabiyesi, un kurabiyesi ve tüm tuzlu çeşitleri akşam üzeri çayı ile, profiterol, pötifürlar ya da ganaj kaplı pastalar ise hafif yenen bir akşam yemeği sonrası iyi gider. Çeşidi zevke göre değişkenlik gösterse de, bütün pasta türleri başta doğum günleri olmak üzere tüm kutlamaların olmazsa olmazıdır. Helva, lokum, şerbet, baklava, kadayıf, sütlü tatlılar ve reçeller her daim gastronomi kültürümüzün en önemli yiyecekleri arasında yer almış olsalar da, yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda, pastane kültürümüz çok da köklü olmayan bir geçmişe sahiptir. Tanzimat sonrası batılılaşma hareketi ile 1800’lü yılların ortalarından itibaren pastaneler bir …

Kalkanım Beykoz’um

‘’Canım lüferi insanın serin serin tutup öpesi geliyor’’ Aziz Nesin Çoğu İstanbullu gibi benim için de balıkların kralı, hiç şüphesiz ki lüferdir. Oldukça vahşi bir balık olan lüferi tutması zordur, beceri ve ustalık ister. Boğaz’ın soğuk sularından kayığa lüfer çıkarmak acemilerin harcı değildir. Oldu da yakaladınız, işte o zaman akşama ziyafet olacağı garantidir. Hem de ne ziyafet! Yakalaması ne kadar güç olsa da, pişirmesi pek zahmetli değildir. Ne yanına, ne de üstüne bir şey ister. Sadece az miktarda deniz tuzu yeterli olacaktır. Bir de limon sıkanlar vardır güzelim lüferin üzerine… Ah onlar! Limon, lüferin tatlımsı lezzetini bozar, acıtır. Asla sıkılmaz demiyorum elbet, ama yapacağı budur. O yüzden masada lüfer varsa, ben limona elimi sürmem. Şimdilerde fiyat bakımından altınla yarışan lüferi alırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus, 24 santimin altındaki yavru lüferleri almamak gerektiğidir. İtiraf etmem gerekirse, bu sebeple uzun zamandır bizim kapıdan içeri buyur edemedik kendisini. Ocak ayında başka hangi balıklar yenir diye soracak olursanız; yazının devamı için: http://uludagpremium.com/bloggerin-gozunden/inci-ozay-hatipoglu-tum-yazilari/kalkanim-beykozum.aspx

Birer Portakal Yer Miyiz? (Dikkat Duyuru İçerir)

  İçimdeki şifacıyı kucaklıyor, büyüyüp açığa çıkmasına izin veriyorum! Daha minicikken bitki ve otlara olan merakımla, kendi çapımda karışımlar hazırlardım. Annemin migreni var diye ona biberiye çayı kaynatırdım ve daha sonra sandoz tüplerine doldurduğum bu çayları, ölçü ölçü anneme verirdim. Yağları karıştırırdım, çiçek toplayıp yapraklarından saf çiçek suyu çıkarmaya çalışırdım, maskeler hazırlardım, yiyeni mutlu ediceğini düşündüğüm kekler yapardım… Sonraları reikiye merak saldım. O zamanlar İstanbul’da yaşayan, Japon bir arkadaşım olan Hanea San’ın vasıtasıyla, Reiki üstatlarından birinden ‘’el aldım’’. Sonrasında kendime ve köpeklerimle kedilerim dahil olmak üzere, etrafımdaki herkese reiki yapar oldum. Hatta bazen pişirdiğim yemeklere, sebzelere ve meyvelere, suya, çaya aklınıza ne gelirse her şeye yapıyordum (hala daha yapıyorum) … Ve yoga… Şifadan çok daha fazlası olan yoga, uzun zamandır hayatımda. Geçen sene zorlu bir eğitim süreci, inzivalar vb sonrası yoga eğitmenlik sertifikamı alıp, hemen ders vermeye başladım. Son bir senedir özel ders verdiğim kapalı grubum (gruplarım) var ve her ders bir birimize çok şey katıyoruz. Öğrendikçe, pratik ettikçe paylaşmak, paylaştıkça paylaşmak istiyorum… Büyüyor da büyüyor! Şimdi, daha çok kişi ile paylaşabileceğim, isteyen herkesin katılabileceği …